28 Nisan 2015 Salı

Devrimci Ekoloji: Biyomerkezcilik ve Derin Ekoloji

Judi Bari
Earth First! (Önce Yeryüzü) adını duymadan önce yıllarca toplumsal bir eylemci olarak faaliyetlerde  bulundum. Bu nedenle, 1980’li yıllarda ilk kez Earth First!’e katıldığımda radikal hareketin, ekolojik tahribatın toplumsal nedenlerini pek fazla önemsemediğini görmek beni şaşkınlığa uğratmıştı. Aynı şekilde, kente dayanan toplumsal adalet hareketi de ısrarla “çevreci ırkçılığı” saçma gördüğünden, bu girişimin biyolojik sorunların önemini kavraması uzun sürdü. Günümüzdeki krizleri gerektiği gibi değerlendirebilmek için bu iki konunun bir arada ele alınmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Dünyada yaşamın sürdürülebilirliğini tehdit eden toplumsal pratiklerin değiştirilmesi gerektiği yönünde, devrimci olmasına rağmen son derece mantıklı kavramdan hareketle, toplumsal ve biyolojik sorunları, sınıf mücadelesini ve küresel kapitalizmin halkların bastırılması ve doğanın yok edilmesindeki rolünün kavranmasını kapsayan bir devrimci ekoloji teorisine ihtiyacımız var.

Böyle bir teoriye sahip olduğumuza inanıyorum. “Derin ekoloji” olarak adlandırılan bu teori radikal çevreci hareketin dayandığı temel inançtır. Ancak tartışmanın ilk başlarında, derin ekolojinin, sınırların kapatılması, AIDS’in nüfus kontrol mekanizması olarak görülerek olumlu değerlendirilmesi ve Etiyopyalıların açlıktan ölmeye teşvik edilmesi gibi sağcı ilkelerle yanlış bir şekilde özdeşleştirilmesi sorun yarattı. Bu da toplumsal ekolojistlerin hareketten telaşla uzaklaşması için uygun bir gerekçe oluşturdu. Bu durumun hareketimizin kendini tanımlama ve ortak bir felsefe etrafında bütünleşme çabalarını sekteye uğrattığını düşünüyorum.
Kısacası bu makalede, asla iflah olmayacak bir solcu kimliğiyle derin ekolojinin niçin devrimci bir dünya görüşü olduğunu kendi perspektifimden anlatmaya çalışacağım. Fikirlerimin Mutlak Doğru ya da kendi kafamda nihai olarak tamamlanmış bir düşünce süreci olduğu iddiasında değilim. Sadece belli bir konuyla ilgili birtakım fikirlerim var ve bunları ortaya koyarak tartışmaya yeni bir boyut katacağımı umuyorum.
Biyomerkezcilik
Derin Ekoloji ya da biyomerkezcilik doğanın insanlara hizmet etmek amacıyla yaratılmadığı inancına dayanır. Bunun yerine insanların doğanın bir parçası, var olan çeşitli türlerden biri olduğunu söylemek daha doğru olur. Tüm türler, insanlara olan yararlılıklarından bağımsız olarak yaşama hakkına sahiptir. Biyoçeşitlilik de hem insan hem de insan dışı varlıkların gelişimi için asli olan bir değerdir.
Bu ilkeler de bana göre farklı bir politik teori oluşturmuyor. Biyoçeşitlilik insanların onayından bağımsız olarak var olan bir doğa yasasıdır. Dünyayı insan merkezli görüp görmememiz fark etmez. Doğa nasıl olsa biyomerkezci bir şekilde işler. Ancak modern toplumun bu olguyu kabul etmemesi –yani doğanın tümünü insan kullanımına sunma çabası– Yeryüzü’ndeki yaşam destek sistemlerinin tümünü çöküşün eşiğine getirdi. Biyomerkezcilik yeni bir teori değil, Dave Foreman ya da Arne Naess tarafından da ortaya konulmadı. Bu, “Dünya bize ait değil biz Dünya’yı ödünç aldık” gibi klasik deyişlerle ifade edilen çok eski bir bilgelik. Ancak bugünkü sanayi toplumu bağlamında biyomerkezcilik derinlemesine devrimcidir ve sistemin temeline meydan okumaktadır.
Biyomerkezcilik kapitalizmle çelişmektedir
Kapitalist sistem biyomerkezciliğin doğal yasalarıyla doğrudan çatışmaktadır. Kapitalizm, her şeyden önce özel mülkiyete yani bazı insanların kendi çıkarları için sömürmek amacıyla Yeryüzü’nü “sahiplenmesi”ne dayanır. Hatta ilk zamanlarda kapitalistler başka insanlara da sahip olabileceklerini düşünüyorlardı. Ancak bugünün egemen dünya görüşü köleliği benimsemediğine göre biyomerkezciliğin ilkeleri insanların Yeryüzü’ne sahip olabileceği kavramını reddetmektedir.
Yağmacı Charles Hurwitz nasıl olur da birkaç kağıt imzaladığı için kereste ağaçlarından oluşan 2000 yıllık Headwaters Ormanı’na sahip olabilir? Bu son derece saçma. Hurwitz bu yaşlı ağaçların yaşamlarıyla karşılaştırıldığında sadece bir noktadır. Bunları yok edecek gücü olsa da bu hakka sahip değildir.
Headwaters Ormanı gibi alanların kurtarılmasında ABD’li çevrecilerin en etkili silahlarından biri (şu an kendisi de bizzat tehlikede olan) Soyu Tükenme Tehlikesiyle Karşı Karşıya Olan Türler Yasası’dır. Bu yasa ile birlikte temiz hava, temiz su ve tehdit altında olan türlerin korunmasını kamu değeri olarak gören diğer yasalar, temelde özel mülkiyetin doğa yasalarına uygun olmadığı görüşünü benimsemektedir. Çevredeki alanları etkilemeden kendi mülkünüzde canınızın istediğini yapamazsınız, çünkü Yeryüzü iç içe geçmiştir ve doğa, insan sınırlarını tanımaz.
Ancak özel mülkiyetin ötesinde de kapitalizm, kâr kavramı çerçevesinde biyomerkezcilikle çelişmektedir. Kâr, verdiğinizden daha fazlasını almak demektir. Bu da kuşkusuz alıp verme dengesine dayanan doğanın verimlilik döngüsüne ters düşmektedir. Ancak en önemlisi bu kârın aslında nereden alındığı sorusudur.
Marksist teoriye göre, kapitalistler ürettiklerinin değerinin çok azını işçilere ödediklerinden kâr işçilerden çalınmaktadır. Kapitalistlerin işçilere ödemek yerine kendilerine sakladıkları değer payı artı değer olarak adlandırılmıştır. Kapitalistin saklayacağı artı değer oranı işçilerin örgütlenmelerine ve dünya emek havuzundaki ayrıcalıklarına bağlı olarak farklılıklar sergiler. Ancak emekçi sınıf kapitalist sistemde hiçbir zaman emeğinin tam karşılığını alamaz çünkü kapitalist sınıf emek ürününün artı değerini çekip alarak var olabilir.
Bu analizi temelde kabul etmekle birlikte eksik bir yönüne işaret etmek istiyorum. Bana göre ürünün değeri sadece buna harcanan emekten değil aynı zamanda ürünü ortaya koymak için yararlanılan doğal kaynaklardan da geliyor. Artı değerin (örneğin kâr) sadece emekçilerden değil Yeryüzü’nden de çalındığına inanıyorum. Yeryüzü’nden artı değerin çalındığı çok net bir örnekle görülmektedir. Buna göre, üretim ve tüketim Yeryüzü’nün verimlilik döngüsünün doğal sınırları içinde yapılsa arz sonsuz olacaktır. Ancak kapitalizmde bunu başarmak mümkün değil çünkü kapitalist sınıf kârı sadece emekçilerden değil aynı zamanda Yeryüzü’nden de çalarak var olabilir.
Çağımızdaki modern şirketler bu hastalığın en tipik dışavurumudur. Küçük bir işletme kâr ederek ayakta kalabilir ancak en azından burada amaç, sadece işletme sahiplerinin hayatını sürdürmelerini yani kendi toplumları içinde bir yer edinmelerini sağlamaktır. Oysa şirketin salt varlık amacından ya da bir davranış ahlakına sahip olduğundan söz edilemez; tek hedef kârdır. Ve günümüzdeki küresel şirketler de her tür ulus ya da hükümet kontrolünün ötesindedir. Nitekim, hükümetler şirketlerin hizmetinde olup, orduların amacı bu kârların devamını dünya çapında sağlamaktır; gizli polisin görevi de ülke içinde ciddi bir direniş olduğunda hemen gerekli yerlere sızıp bu tür hareketleri bastırmaktır.
Başka bir deyişle, bu sistemde reform yapmak mümkün değildir. Sistem, Yeryüzü’nün yok edilmesi ve halkların sömürüsüne dayanmaktadır. ‘Yeşil kapitalizm’ diye bir şey yoktur ve yağmur ormanlarının ürünlerinin pazarlanması da kapitalizmin kâr için yok etmek zorunda olduğu ekosistemi geri getirmeyecektir. Bu nedenle, hedeflerinde ciddi olan ekolojistler devrimci olmalıdır.
Biyomerkezcilik komünizmle çelişmektedir
Şimdiye kadar yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere devrimci teorik birikimim kapitalizmin ciddi bir eleştirisi olarak gördüğüm Marksizme dayanmaktadır. Ancak kapitalizmin yerine ne konulacağı sorusuna gelince Marksizmin buna yanıt verebildiğini sanmıyorum. Bunun nedeni de bana göre, ister komünizm ister sosyalist ya da bildiğim diğer solcu ideolojiler olsun, tüm bunların sadece insan sınıfları tarafından yağmalanan ganimetin yeniden paylaşımından söz etmesidir. Bu ideolojiler toplumun Yeryüzü’yle olan ilişkisini hesaba katmamaktadır. Ya da daha doğrusu, kapitalizmdeki durumunu –yani açgözlü tüketici modeli– koruyacağını varsaymaktadırlar. Devrimin amacı da tüketici ürünlerini daha etkili ve eşitlikçi bir anlayışla üretip dağıtmaktır.
Doğanın bir yaşam gücü olarak değil de sadece hammadde kaynağı olarak görülmesi Marksist devletlerin en temel çevreci önlemleri bile önemsemeden hızla sanayileşme çabalarını gündeme getirmesine yol açtı. Buna örnek olarak Çernobil nükleer felaketi, Kuzey Denizi’nde petrol sızıntısı ve Sibirya’daki ormanların aşamalı olarak yok edilmesi sayılabilir. Bu politika Rusya’nın bazı yerlerine ve Doğru Avrupa’ya öylesine zehirli bir miras bıraktı ki insanlarda doğurganlık oranı bile azaldı. Marx sanayi toplumunda en önemli çelişkinin sermaye ile emek arasında olduğunu söyler. Kanımca bu saydığım felaketler de en önemli çelişkinin sanayi toplumuyla Yeryüzü arasında olduğunu gösteriyor.
Ancak sosyalizm ekolojiyi dışlamış olsa bile kapitalizmde olduğu gibi reforma kapalı olduğunu sanmıyorum. Sosyalizmin başlıca amaçlarından biri “kâr için değil kullanım için üretim”dir. Bu nedenle, kapitalizmde olduğu gibi sosyalist sistemde bir dengesizliğin oluşacağından söz edilemez ve bu nedenle Yeryüzü’nü tahrip etmeyecek sosyalist bir yapının kurulabileceğine inanıyorum. Ancak bu, Marx’ın endüstriyel modeline benzemeyecek.
Ekolojik sosyalizm diğer unsurların yanı sıra merkezilikle de ilgilenmelidir. Merkezi bir planlama otoritesine bağlı büyük çaplı politik bir yapıyı içeren Marksist görüş (1) bir tür otoriterciliği ve (2) doğası gereği Yeryüzü’nü yıkıcı ve insan zihnine zararlı geniş çaplı üretim teknolojilerinin varlığını kabul eder. Ekolojik sosyalizm ise insan toplumlarını doğanın örgütlediği yapıya uygun bir biçimde düzenlemeyi öngörür. Bana göre Yeryüzü’nün doğal düzeni biyobölgesel-ciliktir, devletçilik değil.
Modern sanayi toplumu toplumların hem birbirlerini hem de doğayı soymalarına dayanır. Bu da içimizde büyük bir yalnızlık duygusu uyandırdığından bu duyguyu tüketim ürünleriyle doldurmaya çalışırız. Ancak temel konfor ve yaşam için gerekli olan tüketim ürünlerinin dışındakiler gerçekten istediğimiz şeyler değildir. Doymak nedir bilmediğimizden, bizleri hiçbir zaman tatmin etmeyen daha fazla miktarda ürün elde etmek için gittikçe daha verimli ve gayri insani üretim teknolojilerini gündeme getiriyoruz. Eğer biz işçiler fabrikaların denetimine sahip olsak (bunu eski bir fabrika işçisi olarak söylüyorum) makineleri kırmakla işe başlayacak ve ihtiyacımız olan şeyleri nasıl üretebileceğimiz konusunda daha insani bir yöntem bulmaya çalışacağız. Böylece ekolojik sosyalizm, “Kâr için değil yarar için üretim” sloganına “Açgözlülük için değil yarar için üretim” mottosunu ekleyecek.
Biyomerkezcilik ataerkilliğe karşıdır
Günümüzde ataerkillik en derin ve en eski baskı yöntemidir. Hatta o kadar derindir ki bu kelimeyi telaffuz etmekten bile kaçınırız. İlerici beyaz halkları incitmeden ırkçılığa karşı olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Ancak ataerkillikten söz açtığınızda bu ilerici adamların en şiddetli protestolarıyla, alaylarıyla karşılaşacaksınız. Bu nedenle gerçek anlamda devrimci bir teori ataerkilliği de ele almalıdır. Kabul etmek gerekir ki, Marksizmin en önemli eksikliği ataerkilliğe yeterince eğilememiş olmasıdır.
Ekofeminizm ataerkil toplumun doğaya davranışıyla kadına davranışı arasında paralellik olduğunu belirtir. “Bakire kızılçam ormanları” ya da “Yeryüzü’ne tecavüz” gibi deyişler bu anlayışı ortaya koymaktadır. En önemlisi ise, ekofeminizm Yeryüzü’nün tahrip edilmesinin nedenlerinden birinin, bu toplumun fethetme ve egemen olma gibi “erkeksi” kavramlara önem verirken hayat verme ve besleme gibi “kadınsı” kavramları önemsememesi ve arka plana atması olduğunu ifade eder. Bu arada hem kadının hem de erkeğin, hem kadınsı hem erkeksi özelliklere sahip olduğunu da vurgulayalım. Ancak kadınsı davranış ister kadından ister erkekten gelsin her zaman aşağılanır. Kadının ve doğanın bastırılması arasındaki ilişki, özellikle sömürgeci güçlerin köylüyü ve kabile kadınını orman ve çiftlik idarecisi gibi geleneksel konumlarından zorla kopartıp toprağa el koyduğu Üçüncü Dünya ülkelerinde son derece açıktır. Kadınların Yeryüzü’yle etkileşim yöntemlerine erkekler ve makineler tarafından el konulurken, küçük ölçekli çiftliklerin yerini alan tarımcılık ve kerestecilik faaliyetleri de doğanın verimliliğini beslemek yerine yok etmektedir. İşte bu nedenle Üçüncü Dünya’daki çevreci hareketler Hindistan’da, Kenya ve Brezilya’da olduğu gibi sıklıkla kadın hareketleridir.
Forest Service (Orman Hizmeti) ya da EPA’yla ilgilenen herkesin bildiği gibi “bilim” sistemin Yeryüzü’ne amansız saldırısını haklı çıkaracak nihai otoritedir. Bilim bize, Mutlak Doğru’ya götüren tarafsız ve nesnel bir yol olarak tanıtılmaktadır. Oysa gerçekte, endüstriyel ataerkilliğin arka çıktığı bilim, değerden arınmış değildir. Kurucuları tarafından açıkça, doğanın insandan ayrı olduğu ve insan tarafından ele geçirilip egemenlik altına alınması gerektiği, erkek bir bilgi sistemi olarak tanımlanmıştır. Bu ayrımı yansıtacak şekilde de metodolojisi indirgemeciliğe ya da bütünün incelenmesi amacıyla parçalanmasına dayanır. İndirgemecilik, ağaçların bütünüyle kesilmesinin ardından tekil türlerin yeniden ekilmesini ormanın yeniden canlanması için en etkili yöntem olarak gördüğünden –çünkü bütünüyle ağaçtan arınmış alanlarda beş yıl içinde seçilerek kesilmiş alanlara kıyasla daha fazla “ağaç gövdesi ortaya çıkmaktadır”– beynin inanılmaz bir biçimde birbirinden kopuk bölmelere ayrışmasına dayanmaktadır. İndirgemeci bilim nükleer bomba, plastik patlayıcı gibi şaheserler de yaratmıştır. Ancak özellikle de doğanın parçalarının birbirlerinden ayrı değil bağımsız olduğu yönünde bir dünya görüşünün oluşumunu sağlamıştır. Böylece ekofeminist Vandana Shiva’nın ortaya koyduğu gibi, indirgemeci bilim çorak topraklar yaratan süper bakteriler ve suni gübreler meydana getiren antibiyotikler üretmiştir.
Erkeğe özgü olan bu ayırma ve egemenlik kurma sistemi yerine ekofeministler bir doğa bilimi ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Doğa, bütüncü ve birbirine bağımlı bir yapı olduğundan doğanın bir parçası olan insanla doğanın yazgısı da bütündür. Fethetme ve boyunduruk altına alma yerine, ekofeminist bilim, doğanın daha önceki verimlilik döngülerine müdahale etmeden ya da onları dönüştürmeden öğrenilmiş etkileşim yoluyla güçlendirdiği bu döngülerde yaşamaya çalışır. Söz konusu ekofeminist doğa görüşü biyomerkezcilikle tam bir uyum içerisindedir. Gerçekten de bu, aynı şeyi başka bir şekilde söylemektir. İşte bu nedenle, biyomerkezciliğe sahip çıkmak Yeryüzü’nün tahribatına dayanan erkek egemen bilgi sistemine meydan okumak demektir.
Ekofeminizm, kadınların ataerkilliğin boyunduruğu altında yaşadığı gibi erkekleri egemenlik altına almaya çalışmaz. Yalnızca doğada olduğu gibi bir denge oluşturmaya çalışır. Doğal olarak, bir yana eğilimli bu kültürde denge oluşturmak kadının yükselişini de beraberinde getirecektir –hem birey olarak kadının hem de erkek ve kadın arasındaki feminist değerlerin yükselişi. Ancak bu dengenin olmaması halinde toplum yaşamamız için gereken değişimleri yapamaz.
Bunun hareket için anlamı nedir?
Derin ekolojinin devrimci bir felsefe olması Eart First!’ün FBI tarafından hedef alınıp yok edilmesinde etkili olan nedenlerden biriydi. Bu hareketin devrimci yönünü kavrayamamamız, saldırının bu derece büyük olacağını öngöremeyip hazırlıksız yakalanmamıza yol açtı. Eğer devam etmek istiyorsak sadece Earth First! değil aynı zamanda ekoloji hareketi de taktiklerini, toplumun doğayla denge oluşturması için gereken radikal değişimlere uyarlamalıdır. Bunu yapmamızın bir yolu da odak noktamızı genişletmektir. Doğal olarak, kutsal yerler korunmalıdır ve ekoloji hareketinin yeri doldurulamayacak vahşi yaşam alanlarına odaklanması son derece uygundur. Ancak hareketimizi, 1980’lerde Earth First!’ün yaptığı gibi “yalnızca vahşi doğa”yla tanımlamak kendi kendine zarar veren bir yöntemdir. Vahşi doğayı tahrip eden toplumu ele almadan yabani hayatın yok oluş sorununu ciddi bir biçimde değerlendiremezsiniz. Artık ekoloji hareketinin (burada kastettiğim sadece Earth First! değil) kendisini toplumsal adalet hareketinden bağımsız düşünmekten vazgeçmesi zamanının geldiğini sanıyorum. Kırsal kesimde kendisini kaynak çıkarma olarak tanımlayan güç, kentlerde ırkçılık, sınıf ayrımı ve insan sömürüsü olarak ortaya çıkmaktadır. Ekoloji hareketi uzun ve onurlu direniş tarihinin bir cephesi olduğunu unutmamalıdır.
Devrimci ekoloji aynı zamanda yoksul emekçi kesim arasında da örgütlenmelidir. Toksik hareket ve toprak hakkı hareketi dışında ABD’deki çevrecilerin çoğu beyaz ve ayrıcalıklıdır. Bu grubun sisteme fazla dahil olması sistem için birtakım tehditler oluşturabilir. Ayrıcalıklı insanların elindeki devrimci ideoloji sistemde birtakım değişikliklere ve az çok bir tahribata yol açabilir. Ancak emekçi insanların devrimci ideolojisi sistemi durdurabilir. Nedeni ise, emekçi kesimin makinelere sahip olmasıdır. Bizler sadece tahribatın makinelerini durdurarak bu çılgınlığa dur diyebiliriz. Nasıl oluyor da zehirli atıkların yok edilmesini talep eden yan hareketler ortaya çıkıyor ama zehirli atıkların üretimini engelleyecek bir emekçi hareketi oluşmuyor? Ancak ve ancak işçilerin fabrikalarda söz konusu malzemeleri üretmeyi reddettiği, oduncuların yaşlı ağaçları kesmeye karşı çıktığı zaman gerçek anlamda ve uzun vadeli bir değişim için umutlu olabiliriz. Bu sistem zorla durdurulamaz. Son derece şiddetli ve acımasız olduğundan insanların direnme kapasitesinin çok üzerindedir. Bu gidişatın ancak kapsamlı bir işbirliği yapmama tavrıyla durdurulabileceğine inanıyorum. O halde ağaçları katleden buldozerleri bloke edelim. Kampanyalarımızı gerçek suçlu olan şirketler üzerinde yoğunlaştıralım. Eylemlerimizi daha geniş bir alana yaymalıyız. Devrimci ekolojiyle ilgili işlerliği olan bir teori üretmek için bu tartışmayı daha da yaygınlaştırarak sürdürmeliyiz.
Çeviri: Anahid Hazaryan